Har etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Har etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2013 Cuma

RÖVEŞATAYLA ATILAN BİR GOLÜ ÖZLEMEK

Tol gibi epey ses getirmiş, yazarına haklı bir ilgi doğurmuş önemli bir romandan sonra Murat Uyurkulak'ın bu kez ne yazacağı, bu romanın yarattığı beklentiyi hangi yollarla gidereceği, dahası aynı başarıyı yeniden tekrar edip etmeyeceği çokça soruldu. Uyurkulak'ın yeni romanı Har'da, romanın kahramanlarından Onüç'ün başından geçenlerin anlatıldığı bir epizot, yukarıdaki soruların yanıtı niteliğinde. Aynı zamanda, yazarlar için bir tehlike de olan bu yüksek tutulmuş çıtanın farkında olan Uyurkulak, önce kendi parodisini yaparak başlıyor.

Küme düşme tehlikesi yaşayan bir takımın golcüsü olan Onüç, takım için hayati önem taşıyan sezonun son maçında dillere destan bir rövaşata atar. Atılan rövaşata takımı küme düşmekten kurtardığı gibi, Onüçe'e de haklı bir şöhret getirir. Onüç, sonraki sezonda gollerini peş peşe sıraladığı halde taraftarları bir türlü memnun edemez. Çünkü taraftarlar, Onüç'ten, son maçta attığına benzer bir rövaşata beklemektedir. Takımın yine küme düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu yeni sezonun son maçında, burnunu uzatsa gol olacak bir topa, biraz da ondan eski günlerin ihtişamını bekleyen taraftarları memnun etmek niyetiyle, rövaşata yapar Onüç. Ancak gölü atamaz ve nihayetinde taraftarların hışmına uğrar: hem de kardeşine tecavüz edilerek.

Bu hikâyenin Har'da yer almış olması boşuna değil. Hatırlanacağı üzere, Tol, yayımlandığında hakkında bütünüyle olumlu yazılar yazılmış, roman önce Mahir Günşiray tarafından tiyatro sahnesine taşınmış ardında da bu yıl içinde yayımlanmak üzere Almanca'ya çevrilmiş, ayrıca, romanın bir sinema filmi olarak çekilmesi de gündeme gelmişti. Tol için yazılanların ortak paydasına bakıldığında, kimi yazarların Tol'ün şiirsel dilinden övgüyle bahsettikleri hatırlanacaktır. Sanırım, Uyurkulak'tan yine aynı 'başarı' beklendi ve yazar da bu durumu bir sıkıntı olarak yeni romanına taşıdı. Ancak, belirtmek gerek ki, Har, ilk roman kadar travmatik ve sert bir roman ancak ilki kadar şiirsel öğeler barındırmıyor. İyi ki de barındırmıyor. Çünkü, şiirselliğinden ötürü Tol'e gösterilen ilginin, tam da romanın yeterince çözümlenmemesi sorununu doğurduğu kanaatindeyim. Şiirsellik, bu sefer tek tek cümleler hâlinde değil, romanın bütününe yayılmış durumda. Üstelik çok sert bir konuyu işlemesine rağmen, epeyce ironik bir roman Har. Durum böyle olunca, Tol'ün gördüğü ilgiden sonra işinin zor olduğunun, okurun ondan yeni bir 'rövaşata' beklediğinin farkında yazar. Bu farkındalıkla nefis bir hikâye anlatıyor Uyurkulak.

Netamiye denen ülke

Har fantastik öğelerle örülü, günümüz Türkiye'sine sert göndermelerde bulunan, ironik ve bir o kadar da travmatik bir roman. Roman, okurun neresi olduğunu hemen bulacağı çok tanıdık bir ülkede, Netamiye'de geçiyor. Tarihini hatırlasa hemen infilak edecek, ruhundan söküp atmadığı kötü hatıraları olan bir ülkedir Netamiye. Ayrıca, Netamlılar ile dört parçaya dağılmış Xırbolar'ın onca yıllık kavgasına sahne olan ülkenin Topikler'le de bitmeyen sorunları vardır. Üstelik sadece Netamiye değil, bütün bir Doğu yıllardır benzer karışıklıklarla boğuşmaktadır. Bütün bu karışıklığı da ancak bir 'seçilmiş' çözecektir (Tol'de benzer bir işlev Topal Efe'ye yüklenmişti). Son peygamberden beri yeni bir 'seçilmiş' bekleyen Doğu'nun imdadına, meleklerce yeni bir 'aday' bulunmuştur ama ortada büyük bir sorun vardır. Peygamber olacak 'aday', Netamiye'nin Surlukent şehrine bağlı Cille ilçesinde vatani hizmetini ifa etmektedir. Üstelik bir sorun daha vardır ortada. Yedek subay olan aday, Xırbolar'la amansız bir savaşın tam ortasında, en önde çarpışmaktadır.

Tefail'in önerisiyle Doğu'dan yeni bir 'seçilmiş' aramaya çıkan melekler, tam alçalıp seçilmişi gökyüzüne çıkaracakken, aday, Xırbolar tarafından vurulur. Zor durumda kalan melekler, Tefail ve Büyük A.'yı kandırarak, 'aday'ın ipe sapa gelmez ağabeyi Numune'yi seçilmiş olarak yüksek katlara bildirirler. Ancak, kardeşinin ölümünden sonra askere yollanan Numune, çok geçmez, hayatta herkesi çalımlamış ama bir tek askerlik şubesini çalımlayamamış badisi Onüç'le beraber birliğinden firar ederek Surlukent'ten Batı'ya doğru bir yolculuğa çıkar (Hatırlanacağı üzere, Uyurkulak, Tol'de de bir yolculuk hikâyesi anlatmıştı. Batı'dan Diyarbakır'a doğru yapılan bu yolculuk Har'da tersine dönüyor). Doğu'dan Batı'ya doğru bir seyir izleyen bu yolculuk, denilebilir ki romanın ana temasının da ortaya çıktığı yer konumunda. Askeri birlikten firar eden Numune ve Onüç'ü önce Xırbolar rehin alıyor, sonra da geçmiş ve gelecekleri. Eski bir sinemada yeniden ortaya çıkan Numune, küçük Onüç, ruhundaki horozun içinden geldiği gibi ötemediğinden yakınan Otuzbeş ve yamukların (delilerin) hikâyeleri, giderek, yazarın Netamiye'nin asıl ruhu olarak tanımladığı 'sahtelik' üzerine odaklanıyor. Büyük sinema, aslında küçük bir Türkiye vazifesi görüyor romanda. Türkiye'nin tarihsel meseleleri, ülkenin son yirmi yılına damgasını vuran şiddet bu sinemada yeniden vücut buluyor.

Romanın ana meselesine değinmeden önce, Uyurkulak'ın, böylesine sert bir malzemeyi işlerken, fantastik öğelere neden ihtiyaç duymuş olabileceği üzerinde de durmamız gerekiyor. Berna Moran, Türk romanının başlangıçta fantastikten kurtulmak ve 'olabilir olan'ı yansıtmak anlamında gerçekçi olmak istediğini, 1980'lerden sonra ise gerçeklikten kaçıp fantastiği yakalamak istediğini belirterek, yeni bir bağlama dikkat çekmişti. Bu bağlamı doğuran toplumsal ve yazınsal sebepleri açıklamayan Boran'ın tespiti 80'lerden sonraki romanlar için gerçekten önemli bir tespit. Ancak, Har'da kullanılan fantastik öğeler kanımca çok başka bir işleve sahip. Murat Belge'nin deyişiyle, daha çok bir oyunu, hatta kaçışı akla getiren fantezi, Har'da gerçeği örtüp ondan kaçmak ve başka bir alan açmak için değil, tam aksine, gerçeği katlanılabilir düzeye taşımak, hafifletmek amacı güdüyor. Yazarın, roman kahramanlarını karikatürleştirmesinin bir amacı da bu olsa gerek. Adım adım, fantastik bir alegorinin kapısını aralayan Uyurkulak, buradan asıl meselesine geçiş yapıyor.

Sahtelik perdesi

Uyurkulak, Har'da, her bölümün başındaki epigraflarla ülkeyi 'plakaya' düşürse de (askerliğin son günlerinde yapılan bir eylemin adı) ülke ne olursa olsun bir mezarlık olmaktan kurtulamamıştır aslında. Epigraflardaki göndermeleri çözecek okur, giderek her şehirde bir mezarlığa da uğramış olacak. Orada, son yirmi yıldır tanıdık bir ülkenin gündeminden düşmeyen köy yakmalar, göç ve onun doğurduğu sorunlar, kapkaç çeteleri, Batı'ya yollanan cenazeler, Doğu'da hemen hemen her eve bir keder bırakan ölüler, çarpıtılan hakikatler bu kez de Uyurkulak'ın kalemiyle canlanıyor. Romanın adandığı iki kişi bu açıdan kitabın niyetini açıklamada da işe yarayabilir. Romanın, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken, önce tuvalette intihar ettiği öne sürülen, ancak sonradan, öldürülüp katline intihar süsü verildiği anlaşılan Ali Serkan Eroğlu ile Kızıltepe'de on iki yaşında on üç kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz'a adanmış olması önemli. Bu kişilerin ölüm nedenlerinin de bir 'sahtelik perdesiyle' örtüldüğü hatırlanırsa, romanda yer alan 'hakikat kitabı'ndaki "izin verme bir tek ölünün isimsiz kalmasına" dizesi daha iyi anlaşılacaktır kanımca. Hakikatin boş bir kâğıttan ibaret olduğunu, kolayca yanıverdiğini söyleyen roman kahramanının vurgusu da bu bağlamda değerlendirilmeli.

Onüç'ün, badisi Numune'ye ihanet etmesiyle başlayan süreç romanda bir dizi başka sahteliğin devreye girmesiyle müthiş bir Türkiye alegorisine sahne oluyor. Korsan film ve kasetler, ensest vakaları, Topik olduğunu gizleyen ve Topik düşmanı olan vatan savunucuları, kahraman olarak nam salan ama aslında halk arasında kasap olarak addedilen 'aday', kalpazanlar daha iyi para basınca kendi parasını sahte diye piyasadan toplayan devlet, Tefail ve Tanrıyı kandırmaya çalışan melekler, melekleri kandıran Tefail; sahte bir kutsal kitap yazan deliler; sahte romanlar, kahramanlar, aşklar, ağıtlar.. Romanın asıl gücü her ne kadar bütün bu olayların benzersiz bir üslupla anlatılmasına dayansa da, kanımca Murat Uyurkulak'ın asıl derdi, ülke tarihine damgasını vuran hâkim ruhu (Oğuz Atay'ın deyişiyle 'Türkiye'nin Ruhu'nu) açığa çıkartmak.

Ve hakikat

Murat Uyurkulak'ın, bir dönem Milliyet Sanat dergisinde yayımlanan yazılarını takip edenler, yazarın sürekli olarak gündeme taşıdığı 'hakikat' meselesini iyi bileceklerdir. Hatta, bu uğurda zaman zaman kendini de yazılarına taşıyan, kendini amansızca eleştirip kendi 'hakikatini' de okurla paylaşmaktan çekinmeyen bir yazar. Hatırlanacağı üzere, Türk olmasına rağmen, ilk romanına ad olarak 'çekiç gibi bir tonu olduğu için' Kürtçe 'tol' kelimesini seçmişti Uyurkulak. Har'da da benzer bir durum var. Türkçede "alev gibi, kızgın" anlamlarına gelen 'Har' kelimesinin Kürtçe bir karşılığı da var. 'Har', Kürtçede 'kuduz' anlamına geliyor. Kitabın adı için seçilen bu çift dilli kelime, müthiş bir şekilde romanın içeriğiyle uyuşan, yazarın derdiyle bütünleşen bir yapıya sahip.

Kürt sorunu da var bu romanda, Ermeni meselesi de, hayata dönüş operasyonları da, bir türlü terhis olamamış, askeri meselelerle olan bağına bir çözüm bulamamış, hakikatle yüzleşmekten kaçınan bir ulus da, bu ulusun gündeliğine yön veren tahkiye geleneği de, hatta yazarın kendisi de. Romanın alt başlığının 'bir kıyamet romanı' olması boşuna değil. Netamiye'yi bir karnaval şeklinde resmeden Uyurkulak, adeta bu karnavaldan bir çıkış noktası, bir kıyamet aramaya davet ediyor okuru. Ancak, Uyurkulak'ın, romanın sonunda, klasik 'kardeşlik' retoriğinden, kimi yazarların aydınlanmacı bakışından çok daha farklı bir çıkış noktası önerdiğini de belirtmekte fayda var. Bütün bunları diyalog yazmadaki ustalığı kadar, benzersiz bir üslup ve başarılı bir kurguyla da yapıyor yazar. Sonuçta, hakikatle yüzleşmek isteyen okura, keyifli ve bir o kadar da sert bir roman armağan ediyor Uyurkulak.

Romanın, özellikle Büyük Sinema'da geçen sahnelerindeki epizotlar, yukarıda zikredilen sorunların bir alegorisi niteliğinde. Bir komün hayatını andıran sinema sahnesi, Uyurkulak'ın, bir çeşit kriz edebiyatçısı olduğunun da iyi bir işareti. Dağıtmaktan, parçalamaktan, ama bütün bunları sonra toparlamamaktan yana yazar. Vazgeçemediği 'eski' kelimeler, değişik biçim denemeleri, hepsi yazarın niyetinin bir uzantısı. Bütün bunları, Har'da özellikle öne çıkan fantastik bir kurguyla yapıyor Uyurkulak. Bunlara ek olarak, Har aynı zamanda metinlerarası bir okumaya da imkân veriyor. Romanın 'Bin Elma Mor Ayva' bölümünde Adorno'ya, sinema sahnesindeki sahte kitaplar bölümünde İtalo Calvino'ya, yine aynı sahnede Haner Selimm'den Orhan Pamuk'a kadar bir göndermeler ağı kuruyor Uyurkulak; hatta bazı yerlerde kendisiyle de epey eğleniyor. Sonuçta da, ortaya, bir ülkenin hâkim ruhuna ışık tutan, ironik, bir o kadar da travmatik bir roman çıkıyor.

Murat Uyurkulak'ın, içinde, "insanın ruhuna erişeceksen, deliğinden değil, yarasından gireceksin" gibi 'çekiç gibi' cümlelerin yer aldığı Har, bir ulusa artık terhis olması gerektiğini hatırlatan, bunun yolu olarak da başkalarının yarasına bakmayı öneren, kurgusu ve diliyle öne çıkan son yılların en iyi romanlarından biri!

HEBA OLAN HAYATLAR!

Türk edebiyatında doğrudan ya da dolaylı olarak askerliği konu edinen, oradaki uzun ve sancılı deneyimi edebiyat sahnesine taşıyan pek az kitap vardır. Bunda, ağırlığı yeni yeni kırılan askeri baskı kadar, yazarlarımızın çoğunun askerlik hizmetlerini kısa dönem veya bedelli olarak yapmalarının da payı vardır belki de. Nihayetinde, kimi son dönem yazarlarımız hariç, “her Türk erkeğinin” yaşadığı bu sancılı deneyimin izlerini edebiyatımızda pek göremeyiz. Öte yandan, son dönem yazarlarımız arasında Hakan Günday’ın Ziyan ve Murat Uyurkulak’ın Har adlı romanları, kısmen de olsa askerliğe dair etkili romanlar olarak anılabilir. Ancak, her iki romanda da gerçeklikle kurulan ilişkide kimi problemlerin olduğu görüldü. Dokunulmamış bir alana el atmanın başarısına rağmen, iki roman da askerliği bir olaylar dizisi olarak kurgulamaktan öte, oradaki içsel sıkıntıyı öne çıkarmada yeterince etkili olamadı kanımca. Ama Hasan Ali Toptaş’ın yeni romanı Heba, dilinden kurgusuna, gerçeklikle kurduğu ilişkiye kadar epey önemli bir roman olarak öne çıkıyor.
Bir rüya sahnesiyle açılan Heba, romanın hemen başında Ziya adlı bir kahramanla tanıştırıyor bizi. Romanın kahramanı evini boşaltıp başka bir yere, uzak bir köydeki bir bağ evine taşınmaya hazırlanmaktadır. Genç yaşta hayatı darmadağın olmuş ev sahibesiyle Ziya arasındaki uzun ve vurucu diyaloga bir kuş eşlik eder öte yandan. Aralık camdan içeriye sızan kuş evi darmadağın ederken, kâğıt hışırtılarıyla uykusundan uyanır Ziya. Ancak, yine de Hasan Ali Toptaş’ın hemen hemen tüm romanlarında olduğu gibi bu rüya sahnesi de gerçekle düş arasındaki ara bölgeye konumlandırılır. Peşinden de Ziya’nın asker arkadaşı Kenan’ın yaşadığı Yazıköy’e yerleşmesi anlatılır. Bu köyde yaşayan insanların tümü heba olmuş bir ömrün içinden fırlamış gibidir adeta. Romanın kahramanı Ziya, köyde (Körükçü Kazım hariç) kime rast gelirse gelsin, tıpkı kendisi gibi o kahramanı kuşatan acı bir hikâyeyle karşılaşır. (Romanın ömrü heba olmamış tek kahramanının tükenişine de ancak romanın sonunda tesadüf ederiz.) Ziya’nın askerlik arkadaşı Kenan, onun yeğeni Besim, Hulki Dede, Cabbar’la Numan kardeşler, Cevval Dayı gibi bütün roman kahramanlarını bir acı hikâyeyle ve heba olmuş bir ömürle kuşatıyor Toptaş.  Öte yandan daha ilk bölümde karşımıza çıkan kuş, her nereye giderse gitsin kahramanın peşini bir türlü bırakmıyor. Giderek bir imge halini alan bu kuş, romanın bel kemiğini oluşturuyor adeta.
Yine de kitabın hemen girişinde resmedilen bu kederli sahnelere rağmen, epey zaman sonra asıl istikametine yöneliyor Heba. Ziya ve Kenan’ın önce Silvan’daki, ardından da Suriye sınırındaki askerlik günlerine götürüyor bizi roman. Yarasını o askerlik günlerinde almış, sayısız olaya tanıklık etmiş, rütbelilerin türlü eziyetlerine maruz kalmış, bu sınır karakolunda pek çok ölüme tanıklık etmiş Ziya’nın yaşadıklarını etkileyici sahneler ve buna eşlik eden enfes bir dil yardımıyla anlatıyor yazar. (Öte yanda, romanın tümüne hâkim olmamakla birlikte Kürt meselesine dair önemli ayrıntıların romanın kimi yerlerinde karşımıza çıktığını belirtmek gerekiyor.) Bugün ve geçmiş arasında gidip gelen Heba’nın kahramanları, ne bugünde ne de geçmişte huzur buluyor ama. Çünkü bir kitabında, “gerçek nereye gizlenirse gizlensin arada bir yanıp söner,” diyen Toptaş, bu kez arada bir değil, sürekli yanıp sönen bir gerçekle tanıştırıyor bizi. Tezkere almasına rağmen bir türlü askerlikten terhis olamamış Ziya ve arkadaşlarının yaşadıklarını gerçekçi ama buna mukabil büyülü bir dil yardımıyla anlatıyor bize yazar.
Şüphesiz, aynı romanın bel kemiğini oluşturan mekâna ilk kez yer vermiyor yazar. Hasan Ali Toptaş’ın Yoklar Fısıltısı adlı kitabında yer alan “Yabu” öyküsünde de Suriye sınırında geçen bir hikâye anlatılıyordu. Yazar, Heba romanında hem bu öyküye, hem de kendisine göndermelerde bulunuyor romanın bir yerinde.  (Ziya, genç askere okuduğu kitabın yazarının kim olduğunu sorar. Cevap, yazarın kendisinedir: “Maalesef yazarını hatırlayamıyorum, dedi Seyfettin ellerini iki yana açarak; zaten pek yazar adına benzemiyordu yazarın adı. Hatırlamadığıma göre, demek ki önemli bir yazar da değildi.”) Otobiyografik bir hikâye olduğu zannı yaratacak kadar gerçekçi, etkileyici betimlemeler ve diyaloglarla örülmüş bir roman yazan Hasan Ali Toptaş, böylece kitabın kimi yerlerinde kendisiyle eğlense de, Heba baştan sonra kederli bir roman olmaktan kurtulamıyor yine de.
Edebiyatımızda bir dil ve kurgu ustası olarak öne çıkan Hasan Ali Toptaş’ın romancılığında, bu kitabın bir kilometre taşı olduğunu söylemek lazım öte yandan. Toptaş, onu okurla tanıştıran ve kısa sürede yoğun bir okur kitlesi edinmesini sağlayan Sonsuzluğa Nokta ve Gölgesizler gibi romanlarından sonra, peş peşe yayımladığı Bin Hüzünlü Haz ve Uykuların Doğusu adlı romanlarında daha çok dil ve kurgunun öne çıktığı yeni bir eşiğe vardı. Bu yeni eşikte, önceki romanlarında olduğu gibi, olayın etkili bir biçimde öne çıkmasından ziyade, adeta benzersiz cümlelerle kurulmuş dil ve kurgunun kendisinin bir roman kahramanı olarak ortaya çıkışına şahitlik ettik. Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi Hasan Ali Toptaş, son iki romanındaki temel eğilimini geride bırakarak bu sefer yepyeni bir eşiğe varıyor. Yazarın ilk romanları ile sonrakiler arasında bir mutabakat çizgisinde yazıldığı izlenimi veriyor Heba. Dil, yazarın önceki romanları kadar önde değil ama bu sefer de varlığını gizli gizli hissettiriyor. Sıradan bir sahneyi bile çok etkileyici bir cümleyle resmediyor yazar. Ancak sayfalar boyunca karşımıza çıkan betimlemeler ve uzun cümleler, yerini kısa ama çok etkili cümlelere terk ediyor bu kez. Aynı değişiklik kurguda da karşımıza çıkıyor Heba romanında. Öncekilere göre daha kapalı değil roman, ama bu metnin açık olduğu anlamına da gelmiyor şüphesiz. Görünürde epey büyülü, zaman zaman parçalı bir hal alsa da başı sonu belli bir hikâye anlatıyor Toptaş. Ama bu romanı etkili kılan esas unsur, anlattığı olaydan ziyade, roman boyunca belirli bir duyguya çalışmasından alıyor gücünü. Kırılgan, yalnız, pişman, heba olmuş hayatların iç dünyasına eğilirken oradan benzersiz bir roman çıkarıyor Toptaş. Özellikle, anlatıcının bizzat kendisinin sahneye çıktığı final bölümü unutulmaz bir güzellikte.

Heba, Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğusu’ndan sekiz yıl sonra yazdığı altıncı romanı değil yalnızca. Şimdiden Türk edebiyatının başucu kitaplarından biri olmaya aday, benzersiz ve etkileyici bir roman aynı zamanda. 

ETİKETLER

12 Eylül (3) 1938 (1) Abdulhamid (1) Acılar İcat Eden (1) Adalet Ağaoğlu (2) Adorno (1) Ahmet Erhan (3) Alacakaranlıktaki Ülke (1) Aliye Sema (1) Almanya (1) Altın Ayı (1) Amanda (1) Amerika'nın Yanık Çocukları (1) Anlambilim (1) Anne ben geldim (1) Arap (1) Arya (1) Aslan ve Ressam (1) At (1) Avustralyalı (1) Aydın Şimşek (1) Ayrılık Provaları (1) Babalar ve Oğullar (1) Bağçe (1) Bana İsmail Deyin (1) Bana Sen Söyle (1) Baykuş Virane Sever (1) Behçet Çelik (1) Ben Gaomi Kuzeydoğu Bucağı (1) Berlin Film Festivali (1) Bıçağa Adanan Çocuk (1) Bildiriler (2) Bin Hüzünlü Haz (1) Bir Delilik Yapan (1) Bir Dersim Hikayesi (1) Bir Gemide (1) Birgül Oğuz (1) Bügün de ölmedim anne (1) Büyük Ustayı Ziyaret (1) Calvino (1) Celal Sılay (1) Cemil Kavukçu (3) Cennetin Kayıp Toprakları (1) Cevval Dayı (1) Clement Freud (1) Çehov (1) Çığlık (1) Demir Özlü (2) Denemeler (10) Dersim (1) Doğan Güzel (1) Dur (1) Düğüne (1) Edebiyat Nedir (1) Edebiyat Olayı (1) Edip Cansever (1) Edward Said (1) Eli Horowitz (1) Elias Canetti (1) Erdem Kurtuldu (1) Ergani (1) Eriyen Gelin (1) Ermeni meselesi (1) Esmer Dergisi Yazıları (2) Faruk Duman (1) Fasulyenin Bildiği (1) Feridun Andaç (1) Ferit Edgü (2) Gabriel Garcia Marquez (1) Galiçya (1) Gece Kelebeği (1) Geş Bin Ergani! (1) Giuseppe Tornatore (1) Hah (1) Hakan Günday (1) Hakkâri’de Bir Mevsim/O (1) Halide Edip Adıvar (1) Halil İncesu (1) Har (2) Hasan Ali Toptaş (2) Haydar Ergülen (1) Haydar Karataş (1) Heba (1) Herta Müller (1) Hesenê Metê (1) Hokusai (1) Ian McEwan (1) Irmak Zileli (1) İhsan Oktay Anar (1) İhsan Sait (1) İnci (1) İrene (1) İtalo Calvino (1) Jale Parla (1) Jennifer (1) Johan Baez (1) Johan Strauss (1) John Berger (1) Jon Scieszka (1) Jonathan Safran Foer (1) Jorge Franco (1) Joseph Roth (1) Joseph Trotta (1) Kasırganın Gözü (1) Keko (1) Kemal Tahir (1) Kenan (1) Kışi Ruhu (1) Kızıl Darı Tarlaları (1) Kindar Sabahı (1) Kitap Tanıtım Yazıları (15) Kitap Zamanı (1) Köy Enstitüleri (1) Küfran (1) Kürt sorunu (1) Kürtçe (1) Latin Amerika (1) Leonard Cohen (1) Leticia (1) Leyla Erbil (1) Mahir Günşiray (1) Mahmut Makal (1) Malcolm Brandbury (1) Mareşal Joseph Radetzky von Radetz (1) Marksiszm (1) Mavi Randevu (1) McEwan (1) Mehmet Atlı (1) Milliyet Sanat Yazıları (4) Mirza (1) Mo Yan (1) Murat Belge (1) Murat Gülsoy (1) Murat Uyurkulak (2) Murathan Mungan (1) Nancy (1) Necati Tosuner (1) Necatigil Şiir Ödülü (1) Neil Gaiman (1) Netamiye (1) Nick Hornby (1) Nilüfer Kuyaş (1) Nobel (2) Nurdan Gürbilek (2) Nuri Bilge Ceylan (1) O Muhteşem Hayatınız (1) Oğuz Atay (3) On İki Dağın Sırrı (1) Orhan Kahyaoğlu (1) Orhan Koçak (1) Orhan Pamuk (1) Osman Konuk (1) Oya Baydar (1) Ömer Madra (1) Ömer Türkeş (1) Özgür Gündem (1) Pîne (1) Post-yapısalcılık (1) Psikanaliz (1) Puslu Kıtalar Atlası (1) Qırıx (1) Radetzky Marşı (1) Reşat Nuri Güntekin (1) Romanya (1) Sahaf (1) Sahibinden Satılık (1) Sancı (1) Sartre (1) Semih Gümüş (2) Sencer ile Yusufçuk (1) Seray Şahiner (1) Sezin Öney (1) Silvan (1) Siyasi Abê (1) Solferino Kahramanı (1) Söyleşiler (1) Suskunlar (1) Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı (1) Suzan Sontag (1) Suzanne (1) Sylvia Platht (1) Şamatacı Suçlular ve Daha Fazlası (1) Şehirde Bir Yılkı Atı (1) Şerif Mardin (1) Şükrü Erbaş (1) Taşra Sıkıntısı (1) Tefail (1) Tek Bacaklı Yolcu (1) Telefon Bekleyen (1) Tene Yazılan Ayetler (1) Terry Eagleton (1) Tevrat (1) Tewlo (1) Tezer Özlü (1) Thomas Pynchon (1) Tol (1) Tom Thompson (1) Toni Morrison (1) Tori Amos (1) Tunceli (1) türk Öykücülüğü (1) Türkiye Ayağa Kalk (1) Umberto Eco (1) Uykuların Doğusu (1) Uzun İhsan Efendi (1) Üç Düş/Üş (1) Üç Kız Kardeş (1) Vahşetin Çağrısı (1) Vedat Nedim Tör (1) Virgül (1) Viyana (1) Wittgenstein (1) Yabu (1) Yalnızlıktan Devren Kiralık (1) Yara İzleri (1) Yaratıcı Yazarlık (1) Yavuz Ekinci (1) Yazıköy (1) Yedinci Gün (1) Yimou Zhang (1) Yoklar Fısıltısı (1) Yunus Emre (1) Yusuf Atılgan (1) Zazaca (1) Ziya (1) Ziyan Murat Uyurkulak (1) Zülkarneyn (1) Zweig (1)